Hürmetler…
İlk kanlı canlı öğretmenim, ilkokul öğretmenim Ayten hanımdı. Eti senin kemiği benim kültürünün bacaksızları olarak, annemin kollarından Ayten öğretmenin kollarına verilmiştim. Dolayısıyla, çocuk kalbimi ailemden sonra teslim ettiğim ilk kişiydi kendisi. Eskişehir’in o küçücük Sümer Mahallesi’nde, aynı zamanda komşumuzdu. Mahalle kadını yönü ağır basmış olacak ki, teneffüslerde beni dizine oturtur “anlat bakalım, akşam evde neler oldu” derdi. Annem dul bir kadın, 80’lerin başında da tüm mahallenin gözleri dul kadınların üzerinde olduğundan, bizim evde neler olup bittiği yüksek reyting alırdı. Ben de safça anlatırdım tüm mahremiyetimizi. Bir hafta geçmeden evimizde olan biten her şey mahallenin diline düşer, bizimkiler küçük aile meclisini kurup hepimizi sorguya çekerdi. İki yıl sonra Ayten hanımın tayini çıktı da, öğretmenlik mesleğine, bugün bu yazıyı yazacak kadar saygı duyabiliyorum.
Ayten hanımın yerini Nurhayat Öğretmen aldı. Rahmetli hem tutumu hem de görünümüyle öyle sert bir kadındı ki, hastalanıp mesleğini bırakıncaya kadar onun o yufka yüreğiyle tanışma fırsatımız olmadı. Hastalandığında tüm sınıfı evine çağırdı. Koşa koşa gittik. Evde kızartılan hamur toplarını tıkınırken, her birimizi ne kadar sevdiğini, onun öğrencileri arasında en tazeler olduğumuzu, aynı zamanda son öğrencileri olduğumuzdan, bizi bir an bile unutmayacağını dillendirdi. Çocuktuk. Hepimiz ağladık. Büyüdük. Bugün olsa, yine ağlardık.
Nurhayat Öğretmen beni bir kez de ölüm döşeğindeyken çağırdı. Hamur topları yediğimiz günden daha yorgun, daha solgundu. O gün ona bir söz verdim. Bir hafta sonra öldü ama, kalbimde hala dipdiri. Sözüm söz öğretmenim!
Ortaokuldan kalan iki öğretmen anım var. Biri din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden. Adını unutmuşum. Ama sahiden de unutulacak adamdı. İlk dersinde “kitabınızın bilmem kaçıncı sayfasını açın bakalım” demişti. O sayfadaki konu başlığı “taassup”tu. “Şimdi yırtın bakalım o sayfaları ve çöpe atın” demişti. Bir yılbaşı gecesinin ardından ilk dersinde hepimize sormuştu: “Kimler bakkala gidip babasına içki aldı?”. En safımız ortaya atlayınca kemerini çıkarıp çocuğun kollarını bağlamış, hepimizin gözü önünde çocuğu feci şekilde dövmüştü. Bu olayın ardından okuldan kovulmuştu.
Diğeri ise Gürsel Hoca. Anneciğim rahatsızlandığında karnemi velim olarak imzalayamayacağı için hüngür hüngür ağladığımda yanıma gelmiş ve ortaokul boyunca bir daha yanımdan hiç ayrılmamıştı. Beni yazmaya o teşvik etmiş, kent ve ülke çapında düzenlenen tüm şiir ve kompozisyon yarışmalarına katılmam için uğraşmış, benimle özel olarak ilgilenmişti.
Lisede bir coğrafya öğretmenimiz olmuştu. Ya da olmamıştı. Zira, kafasını masaya koyup uyuklamaya başlamadan evvel, lise boyunca bize öğrettiği tek şey, şarap yapımında kullanılan üzüm bağlarının nerede olduğuydu. Bir de bizi “taze körpe beyinlerim benim” diye seven, muteber bir edebiyat öğretmeni hatırlıyorum.
Anadolu Üniversitesi’nden rahmetli Turan Baraz’ı, Marmara Üniversitesi’nden de rahmetli Ünsal Oskay’ı hiçbir kuvvet bana unutturamayacak. Aklımın birşeylere yetmeye başladığı zamanlarda, aklımı fikrimi zenginleştirmişlerdi. Ruhları şad olsun.
Tüm bu öğretmenlerin elinde yoğrulurken, bir başka öğretmen vardı ki, onun eli hep üzerimdeydi. Hatta bahsettiğim tüm bu öğretmenler de aslında ona bağlı çalışıyordu. Kendisi, en yüksek potansiyelime ulaşmak için çırpınıp dururken, benim asıl mimarım oldu. Onun ardındaki güçleri tahmin bile edemiyorum. Ama kusursuz bir öğretim sistemini an be an uyguladığının farkındayım. Biraz sert bir öğretmen. Bir şeyi öğretmeye karar verdi mi, öğreninceye kadar yakamı bırakmıyor. Tüm hatalarımı, ders alıncaya kadar tekrar tekrar yüzüme vurmaktan hiç çekinmiyor. Ceza mekanizmasını uygularken bir asker ciddiyeti kazanıyor. Ödül mekanizmasını uygulamakta biraz yavaş kaldığını düşünüyorum ama vardır bir bildiği. Benden yeni bir BEN yaratmaya ahdetmiş. Etim de onun kemiğim de…
O, benim hayatım.
Mazideki ve gelecekteki tüm öğretmenlerimin, öğretmenlik yapan ve yapmaya çalışan tüm dostlarımın ve “hayat”ın öğretmenler günü kutlu olsun.
