dil döngüsü

RSS

All Together Now adlı, Cirque Du Soleil’in Beatles-Love projesini anlatan belgeselde Ringo Starr diyor ki: “İlk baterimi bir bisküvi kutusunun kapağından yaptım. Çıralarla kapağa vuruyordum. Şimdi bana her hafta yeni bir bateri veriyorlar. Hayat ilginç. Hiçbir şeyiniz yoksa hiçbir şeyiniz olamıyor. Ama her şeyiniz olduğunda herkes size her şeyi vermek istiyor.”

KAYBETME KORKUSUZLUĞU

“…Bir kaybetme kültürü için için yaşattığımız. İnatla kaybediyor, süratle kutsallaştırıyoruz. Bütün dostlarımızın, aşklarımızın kör, bütün ölülerimizin badem gözlü oluşu bundandır belki…”

Jan 9

www.nilufergulata.com tüm yazılarım, dostlarımın nefis fotoğrafları eşliğinde burada. umarım seversiniz.

TAZE ÇIKTI! "Borsanın altıncı hissi"

Dec 5

"Bu arada öğrendik ki Ege’de gerçekleşmiş bir savaş da yok. Şimdi her önüne gelen tepki gösteriyor. Yok dedelerimiz boşuna mı ölmüşmüş yok Kurtuluş Savaşı da mı hiç olmamışmış. Ne de olsa dilin kemiği yok."

Dec 4

Bu kadar etkileyici olmayı nasıl başarıyorsun. İnsanın gözlerinden içeri girip bütün gizemini çözemeden sana aşık olup hiçliğe karışası geliyor.

Anonymous

Gerçek aşkın doğasını kavramış görünüyorsunuz. Esrarengiz gizemine dalıp hiçliğe karışacağınız asıl gözleri fark etmeniz dileğiyle…

Dec 4

Nilüfer GÜLATA'ya .. soracak bişey yok.. sen bizim en azından benim kelimelere dökemediğim düşüncelerin ve hislerin tercümanısın.. Memleketin dağlarında seni okuyan ve üzerindeki üniformayı yalnızca vatan sevgisi ve onuru için taşıyanlara tebessümsün.. Çizginden şaşmaman dileğiyle..

Anonymous

Özenle yazdığınız her halinden belli olan bu mesajın beni nasıl derinden etkilediğini bilemezsiniz. Umarım kelimelerim yeter de, dağlardaki tebessümlere yeni vesileler üretebilirim.

Dali - Persistance Of Time

YÜZ, LEŞ, YÜZLEŞ…

Woody Allen’ın “Midnight in Paris” filmini mutlaka izleyin. Yumuşacık bir film izlediğinizi düşündürüyor. Ama günlerce aklınızdan çıkmıyor. Bir modern zaman yazarının, mucizevi bir şekilde geçmişi ziyaret edişlerinin büyülü öyküsü.
Filmin benim için en heyecan verici yanı, dünyanın her çağında, geçmiş özleminin açığa çıkmış oluşunu gözler önüne sermesi. Bizim için en büyülü yıllar, o yılları yaşayanlar için hiç de cazip değil. Onların en büyülü yılları çok daha eski zamanlara tekabül ediyor. Filmi izlerken bu durumu derin bir anlayışla kavrıyorsunuz kavramasına da… Bir yandan şunu da fark etmeden duramıyorsunuz. Her bugün, korkarım her dünden daha fena. İnsanoğlu bir çan eğrisinden aşağıya hızla kayıyor gibi. Kayarken bir kaydırak zevki aldığından, dikey düzlemde ne kadar aşağı indiğini göremiyor gibi.
Birazdan, içinde yaşadığım çağdan ne kadar ikrah etmiş olduğumdan bahsedeceğim için, söze girmeden geçmiş özlemimi, “Midnight in Paris”in yardımıyla meşrulaştırmak istedim.
Ne Osmanlı’nın görkemine tanık olduk, ne de dünya savaşlarının puslu karanlığına. Ne Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kadar gurur ve heyecan duyabildik, ne de 12 Eylül’le sona eren ateşin içindeki kıvılcımlardan biri olabildik. Dünyanın ve ülkemizin en renkli, en nitelikli yılları, bizler için hep nostaljiden ibaret.
Bizler ne yazık ki yeni bir kayıp kuşağız. Bizler, yüzleşme çağının çocuklarıyız.
Okul hayatımız and içerek başladı. Öğrendikçe yakın tarihimizi, yalan yok, daha bir şevkle haykırdık her sabah. Türk Bayrağı’nın altındaki askeri izleyerek dikilirdik televizyonun karşısında hazırolda ve İstiklal Marşı ile kapatırdık yayını. Bir Mustafa Kemal vardı ki, henüz kalbimizde yer çokken, geniş bir alana yerleştirmiştik onu, bayramlardan önceki geceler rugan pabuçlarımızı bayramlıklarımızın yanına itinayla yerleştirdiğimiz gibi.
Ucundan yakalamıştık güzellikleri. O güzelliklerin, insani ilişkilerin, sıcacık duyguların jübile yaptıklarını bilmiyorduk. Bilemezdik.
Şimdi medya, aydınlar, hükümet ve hatta neredeyse koskoca gezegenin tamamı “yüzleşmek zorundasın” diyor. Tarihinle yüzleşmek zorundasın.
Kürk aydınları ve liberal aydınlar Kürtlere yapılan zulümle yüzleşmemizi istiyor. Kitaplar alıyoruz. Makaleler buluyoruz. Haber arşivlerini tarıyoruz. Ne yapmışız Kürtlere, merak ediyoruz. “Kardeşliği öğrenmek zorundasın” diyorlar. Günün her anı, her fırsatta bize kardeşlik dersleri veriyorlar. Suçluluk duyuyoruz. Evimizde, hatta tek başımızayken, kızarıp bozarıyoruz. Kalem istediğinde yedek kalemimizi vermediğimiz sıra arkadaşımız Kürt müydü emin değiliz. Nerede hata yaptığımızı bir türlü bulamıyoruz.
6-7 Eylül diyorlar. Yüzleşmek zorundasın diyorlar. Kitaplar alıyoruz. Makaleler buluyoruz. Haber arşivlerini tarıyoruz. İlgili filmleri izliyoruz. Kim yaptı. Nasıl oldu. Ufak ufak anlıyoruz da, kendi suçumuzu bilmiyoruz.
Ermenilere yapılanlardan söz ediyorlar. Yüzleş, yüzleşmek zorundasın diyorlar. Ermeni dostlarımız çıkıyor sahneye. Anılar anlatıyorlar. Bütün dünya aynı anda konuşuyor. Tırnaklarımızı yemeye başlıyoruz. Ama Ermeni meselesinden olduğunu söylersek bir de bununla yüzleşmek zorunda kalmaktan korkuyoruz. Susuyoruz. Tırnakların yanındaki etleri de kemirmeye başlıyoruz.
28 Şubat diyorlar. Hesaplaşma diyorlar. Yüzünü çevirme, bu gerçekle yüzleş, yoksa çok fena olacak diyorlar. Kitaplar alıyoruz. Makaleler buluyoruz. Haber arşivlerini tarıyoruz. 28 Şubat’ı telaffuz eden her siyasiyi pür dikkat dinliyoruz. Evet anlıyoruz. Ama bizdeki sorunu bir türlü anlayamıyoruz.
Menderes diyorlar. Neler diyorlar. Alnındaki bu damgadan kurtulmak için yüzleş diyorlar. Aynaya bakıyoruz. Arıyoruz, arıyoruz, damgayı bulamıyoruz.
12 Eylül diyorlar. Ne çok arşiv. Ne çok film. Ne çok kitap. Ne acı. Kalbimiz sıkışıyor. Nefesimiz daralıyor. Ölesimiz geliyor. Ağır geliyor. Yüzleşmek zorundayız. Yutkunup, suçluluk içinde devam ediyoruz.
Dersim diyorlar. Binlerce insan, mağaralar, orantısız güç kullanımı diyorlar. İnönü, Mustafa Kemal diyorlar. Seyyid Rıza ile aynı cümle içinde kullanıyorlar. Kahramandı diyorlar. “E o kahramansa peki …” demiyoruz. İç geçiriyoruz. Yüreğimiz pul pul dökülmeye başlıyor. Onlar hala yüzleşmek zorundasın diyorlar.
Bütün bunları nerede, ne zaman hak etmiş olabiliriz, bilmiyoruz. Artık aynaya da bakamıyoruz. Utanç içindeyiz. Zaten bu kadar çok yüzleşme yüzünden ruhen kamburlaşmış durumdayız. Ama daha çok yüzleşme gündeme gelecek gibi. Sağlam durmak zorundayız. Yoksa çok fena. Öyle diyorlar. Altımızdaki zemini sarsıyorlar. Bildiğimiz ne varsa ters yüz ediyorlar. Oksijensiz ortamda nefes al diyorlar.
Psikolojide, geçmişte olan biten bir olay nedeniyle peydah olan ve tekrarlayan problemleri çözmek için yüzleşmek şarttır. Ama ne zaman yüzleşeceğinize siz karar verirsiniz. Hepimizin ruhunda, başkalarına ait yükler vardır. Eğer yük başkasına aitse, psikanaliz önce bunu ortaya çıkarır. Yüzleşmekten azat olursunuz. Ama sizden kaynaklanan olaylar sizin yüzleşme alanınıza girer. Sorumluluk alır da çözerseniz rahat edersiniz.
Peki ülkemize dair bunca yüzleşme dayatması ne olacak? Psikologların bu konuda bir fikri var mı? Koskoca bir toplumun yüzleşmek zorunda bırakıldığı gerçekler, yarı gerçekler ve yalanların yarattığı travma ile ne zaman yüzleşeceğiz?
Daha fazla uzatmaya yüzüm yok. Zira bu yazıya burada son verip, nasıl olup da böyle bir zamana doğduğumu düşünürken bulduğum, yaradanın benden pek hazzetmediği düşüncesiyle yüzleşeceğim. Ayrıca, yüzleşirken beni motive edecek nefis bir müzikten de yoksunum. Malum, nitelikli müzik de eskidendi. Çok eskiden.

Dali - Persistance Of Time

YÜZ, LEŞ, YÜZLEŞ…

Woody Allen’ın “Midnight in Paris” filmini mutlaka izleyin. Yumuşacık bir film izlediğinizi düşündürüyor. Ama günlerce aklınızdan çıkmıyor. Bir modern zaman yazarının, mucizevi bir şekilde geçmişi ziyaret edişlerinin büyülü öyküsü.

Filmin benim için en heyecan verici yanı, dünyanın her çağında, geçmiş özleminin açığa çıkmış oluşunu gözler önüne sermesi. Bizim için en büyülü yıllar, o yılları yaşayanlar için hiç de cazip değil. Onların en büyülü yılları çok daha eski zamanlara tekabül ediyor. Filmi izlerken bu durumu derin bir anlayışla kavrıyorsunuz kavramasına da… Bir yandan şunu da fark etmeden duramıyorsunuz. Her bugün, korkarım her dünden daha fena. İnsanoğlu bir çan eğrisinden aşağıya hızla kayıyor gibi. Kayarken bir kaydırak zevki aldığından, dikey düzlemde ne kadar aşağı indiğini göremiyor gibi.

Birazdan, içinde yaşadığım çağdan ne kadar ikrah etmiş olduğumdan bahsedeceğim için, söze girmeden geçmiş özlemimi, “Midnight in Paris”in yardımıyla meşrulaştırmak istedim.

Ne Osmanlı’nın görkemine tanık olduk, ne de dünya savaşlarının puslu karanlığına. Ne Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kadar gurur ve heyecan duyabildik, ne de 12 Eylül’le sona eren ateşin içindeki kıvılcımlardan biri olabildik. Dünyanın ve ülkemizin en renkli, en nitelikli yılları, bizler için hep nostaljiden ibaret.

Bizler ne yazık ki yeni bir kayıp kuşağız. Bizler, yüzleşme çağının çocuklarıyız.

Okul hayatımız and içerek başladı. Öğrendikçe yakın tarihimizi, yalan yok, daha bir şevkle haykırdık her sabah. Türk Bayrağı’nın altındaki askeri izleyerek dikilirdik televizyonun karşısında hazırolda ve İstiklal Marşı ile kapatırdık yayını. Bir Mustafa Kemal vardı ki, henüz kalbimizde yer çokken, geniş bir alana yerleştirmiştik onu, bayramlardan önceki geceler rugan pabuçlarımızı bayramlıklarımızın yanına itinayla yerleştirdiğimiz gibi.

Ucundan yakalamıştık güzellikleri. O güzelliklerin, insani ilişkilerin, sıcacık duyguların jübile yaptıklarını bilmiyorduk. Bilemezdik.

Şimdi medya, aydınlar, hükümet ve hatta neredeyse koskoca gezegenin tamamı “yüzleşmek zorundasın” diyor. Tarihinle yüzleşmek zorundasın.

Kürk aydınları ve liberal aydınlar Kürtlere yapılan zulümle yüzleşmemizi istiyor. Kitaplar alıyoruz. Makaleler buluyoruz. Haber arşivlerini tarıyoruz. Ne yapmışız Kürtlere, merak ediyoruz. “Kardeşliği öğrenmek zorundasın” diyorlar. Günün her anı, her fırsatta bize kardeşlik dersleri veriyorlar. Suçluluk duyuyoruz. Evimizde, hatta tek başımızayken, kızarıp bozarıyoruz. Kalem istediğinde yedek kalemimizi vermediğimiz sıra arkadaşımız Kürt müydü emin değiliz. Nerede hata yaptığımızı bir türlü bulamıyoruz.

6-7 Eylül diyorlar. Yüzleşmek zorundasın diyorlar. Kitaplar alıyoruz. Makaleler buluyoruz. Haber arşivlerini tarıyoruz. İlgili filmleri izliyoruz. Kim yaptı. Nasıl oldu. Ufak ufak anlıyoruz da, kendi suçumuzu bilmiyoruz.

Ermenilere yapılanlardan söz ediyorlar. Yüzleş, yüzleşmek zorundasın diyorlar. Ermeni dostlarımız çıkıyor sahneye. Anılar anlatıyorlar. Bütün dünya aynı anda konuşuyor. Tırnaklarımızı yemeye başlıyoruz. Ama Ermeni meselesinden olduğunu söylersek bir de bununla yüzleşmek zorunda kalmaktan korkuyoruz. Susuyoruz. Tırnakların yanındaki etleri de kemirmeye başlıyoruz.

28 Şubat diyorlar. Hesaplaşma diyorlar. Yüzünü çevirme, bu gerçekle yüzleş, yoksa çok fena olacak diyorlar. Kitaplar alıyoruz. Makaleler buluyoruz. Haber arşivlerini tarıyoruz. 28 Şubat’ı telaffuz eden her siyasiyi pür dikkat dinliyoruz. Evet anlıyoruz. Ama bizdeki sorunu bir türlü anlayamıyoruz.

Menderes diyorlar. Neler diyorlar. Alnındaki bu damgadan kurtulmak için yüzleş diyorlar. Aynaya bakıyoruz. Arıyoruz, arıyoruz, damgayı bulamıyoruz.

12 Eylül diyorlar. Ne çok arşiv. Ne çok film. Ne çok kitap. Ne acı. Kalbimiz sıkışıyor. Nefesimiz daralıyor. Ölesimiz geliyor. Ağır geliyor. Yüzleşmek zorundayız. Yutkunup, suçluluk içinde devam ediyoruz.

Dersim diyorlar. Binlerce insan, mağaralar, orantısız güç kullanımı diyorlar. İnönü, Mustafa Kemal diyorlar. Seyyid Rıza ile aynı cümle içinde kullanıyorlar. Kahramandı diyorlar. “E o kahramansa peki …” demiyoruz. İç geçiriyoruz. Yüreğimiz pul pul dökülmeye başlıyor. Onlar hala yüzleşmek zorundasın diyorlar.

Bütün bunları nerede, ne zaman hak etmiş olabiliriz, bilmiyoruz. Artık aynaya da bakamıyoruz. Utanç içindeyiz. Zaten bu kadar çok yüzleşme yüzünden ruhen kamburlaşmış durumdayız. Ama daha çok yüzleşme gündeme gelecek gibi. Sağlam durmak zorundayız. Yoksa çok fena. Öyle diyorlar. Altımızdaki zemini sarsıyorlar. Bildiğimiz ne varsa ters yüz ediyorlar. Oksijensiz ortamda nefes al diyorlar.

Psikolojide, geçmişte olan biten bir olay nedeniyle peydah olan ve tekrarlayan problemleri çözmek için yüzleşmek şarttır. Ama ne zaman yüzleşeceğinize siz karar verirsiniz. Hepimizin ruhunda, başkalarına ait yükler vardır. Eğer yük başkasına aitse, psikanaliz önce bunu ortaya çıkarır. Yüzleşmekten azat olursunuz. Ama sizden kaynaklanan olaylar sizin yüzleşme alanınıza girer. Sorumluluk alır da çözerseniz rahat edersiniz.

Peki ülkemize dair bunca yüzleşme dayatması ne olacak? Psikologların bu konuda bir fikri var mı? Koskoca bir toplumun yüzleşmek zorunda bırakıldığı gerçekler, yarı gerçekler ve yalanların yarattığı travma ile ne zaman yüzleşeceğiz?

Daha fazla uzatmaya yüzüm yok. Zira bu yazıya burada son verip, nasıl olup da böyle bir zamana doğduğumu düşünürken bulduğum, yaradanın benden pek hazzetmediği düşüncesiyle yüzleşeceğim. Ayrıca, yüzleşirken beni motive edecek nefis bir müzikten de yoksunum. Malum, nitelikli müzik de eskidendi. Çok eskiden.

Hürmetler…

İlk kanlı canlı öğretmenim, ilkokul öğretmenim Ayten hanımdı. Eti senin kemiği benim kültürünün bacaksızları olarak, annemin kollarından Ayten öğretmenin kollarına verilmiştim. Dolayısıyla, çocuk kalbimi ailemden sonra teslim ettiğim ilk kişiydi kendisi. Eskişehir’in o küçücük Sümer Mahallesi’nde, aynı zamanda komşumuzdu. Mahalle kadını yönü ağır basmış olacak ki, teneffüslerde beni dizine oturtur “anlat bakalım, akşam evde neler oldu” derdi. Annem dul bir kadın, 80’lerin başında da tüm mahallenin gözleri dul kadınların üzerinde olduğundan, bizim evde neler olup bittiği yüksek reyting alırdı. Ben de safça anlatırdım tüm mahremiyetimizi. Bir hafta geçmeden evimizde olan biten her şey mahallenin diline düşer, bizimkiler küçük aile meclisini kurup hepimizi sorguya çekerdi. İki yıl sonra Ayten hanımın tayini çıktı da, öğretmenlik mesleğine, bugün bu yazıyı yazacak kadar saygı duyabiliyorum.

Ayten hanımın yerini Nurhayat Öğretmen aldı. Rahmetli hem tutumu hem de görünümüyle öyle sert bir kadındı ki, hastalanıp mesleğini bırakıncaya kadar onun o yufka yüreğiyle tanışma fırsatımız olmadı. Hastalandığında tüm sınıfı evine çağırdı. Koşa koşa gittik. Evde kızartılan hamur toplarını tıkınırken, her birimizi ne kadar sevdiğini, onun öğrencileri arasında en tazeler olduğumuzu, aynı zamanda son öğrencileri olduğumuzdan, bizi bir an bile unutmayacağını dillendirdi. Çocuktuk. Hepimiz ağladık. Büyüdük. Bugün olsa, yine ağlardık.

Nurhayat Öğretmen beni bir kez de ölüm döşeğindeyken çağırdı. Hamur topları yediğimiz günden daha yorgun, daha solgundu. O gün ona bir söz verdim. Bir hafta sonra öldü ama, kalbimde hala dipdiri. Sözüm söz öğretmenim!

Ortaokuldan kalan iki öğretmen anım var. Biri din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden. Adını unutmuşum. Ama sahiden de unutulacak adamdı. İlk dersinde “kitabınızın bilmem kaçıncı sayfasını açın bakalım” demişti. O sayfadaki konu başlığı “taassup”tu. “Şimdi yırtın bakalım o sayfaları ve çöpe atın” demişti. Bir yılbaşı gecesinin ardından ilk dersinde hepimize sormuştu: “Kimler bakkala gidip babasına içki aldı?”. En safımız ortaya atlayınca kemerini çıkarıp çocuğun kollarını bağlamış, hepimizin gözü önünde çocuğu feci şekilde dövmüştü. Bu olayın ardından okuldan kovulmuştu.

Diğeri ise Gürsel Hoca. Anneciğim rahatsızlandığında karnemi velim olarak imzalayamayacağı için hüngür hüngür ağladığımda yanıma gelmiş ve ortaokul boyunca bir daha yanımdan hiç ayrılmamıştı. Beni yazmaya o teşvik etmiş, kent ve ülke çapında düzenlenen tüm şiir ve kompozisyon yarışmalarına katılmam için uğraşmış, benimle özel olarak ilgilenmişti.

Lisede bir coğrafya öğretmenimiz olmuştu. Ya da olmamıştı. Zira, kafasını masaya koyup uyuklamaya başlamadan evvel, lise boyunca bize öğrettiği tek şey, şarap yapımında kullanılan üzüm bağlarının nerede olduğuydu. Bir de bizi “taze körpe beyinlerim benim” diye seven, muteber bir edebiyat öğretmeni hatırlıyorum.

Anadolu Üniversitesi’nden rahmetli Turan Baraz’ı, Marmara Üniversitesi’nden de rahmetli Ünsal Oskay’ı hiçbir kuvvet bana unutturamayacak. Aklımın birşeylere yetmeye başladığı zamanlarda, aklımı fikrimi zenginleştirmişlerdi. Ruhları şad olsun.

Tüm bu öğretmenlerin elinde yoğrulurken, bir başka öğretmen vardı ki, onun eli hep üzerimdeydi. Hatta bahsettiğim tüm bu öğretmenler de aslında ona bağlı çalışıyordu. Kendisi, en yüksek potansiyelime ulaşmak için çırpınıp dururken, benim asıl mimarım oldu. Onun ardındaki güçleri tahmin bile edemiyorum. Ama kusursuz bir öğretim sistemini an be an uyguladığının farkındayım. Biraz sert bir öğretmen. Bir şeyi öğretmeye karar verdi mi, öğreninceye kadar yakamı bırakmıyor. Tüm hatalarımı, ders alıncaya kadar tekrar tekrar yüzüme vurmaktan hiç çekinmiyor. Ceza mekanizmasını uygularken bir asker ciddiyeti kazanıyor. Ödül mekanizmasını uygulamakta biraz yavaş kaldığını düşünüyorum ama vardır bir bildiği. Benden yeni bir BEN yaratmaya ahdetmiş. Etim de onun kemiğim de…

O, benim hayatım.

Mazideki ve gelecekteki tüm öğretmenlerimin, öğretmenlik yapan ve yapmaya çalışan tüm dostlarımın ve “hayat”ın öğretmenler günü kutlu olsun.

TAZE ÇIKTI! "EKG (kalp elektrosu) sonuçlarımız bile ekonomi grafiklerine benziyor."